Sliema'dan Gżira'ya uzanan sahil şeridine dev bir lido inşa edilmesi yönündeki son öneri pek çok kişiyi çileden çıkardı ve bu öfke haksız değil.
Kamusal alanın her santiminin, her gökyüzü siluetinin ve her sahil manzarasının durmadan ticarileştirilmesinden bıkmış durumdayız. Buna rağmen Sliema'nın belki de geriye kalan tek pitoresk kıyı şeridinde, denizden doldurulmuş bir arazi üzerine lido yapma önerisi tam bir rezalettir.
İronik olan şu: Önerilen yapının tam karşısında, ulusal park haline getirilmesi planlanan Manoel Adası bulunuyor. Açık alanları aldılar, kaldırımları ticarileştirdiler, hava sahasını kaptılar, sahil yürüyüş yolunu işgal ettiler. Geriye ne kaldı? Tabii ki deniz.
Aynı sahil boyunca apartman ve otel başvuruları mantar gibi çoğalmaya devam ediyor. Kıyı özelleştiriliyor, bir zamanlar herkese ait olan alanlara ticari faaliyetler sıkıştırılıyor.
Elbette son Sliema lido önerisi şu an yalnızca bir başvuru aşamasında. Ancak başvuru sahiplerinin siyasi bağlantıları bilindiğinde, iznin pratikte garanti olduğuna inanan giderek artan sayıdaki Maltalıyı kim suçlayabilir? Bu korkuyu doğrulamak için yakın geçmişe bakmak yeterli.
Önerilen alanın sadece birkaç metre ötesinde, yine deniz doldurularak başka bir lido inşa edilmişti. Planlama Otoritesi, geniş çaplı itirazlara rağmen bu projeye onay vermişti. Sadece o başvuru onaylanmakla kalmadı, sonradan yapılan kaçak çatı terası da yasallaştırıldı.
Manoel Adası'nın hemen girişinde ise kaçak inşa edilen padel kortları, küçük bir para cezası karşılığında yasallaştırılmak üzere tavsiye edildi. Verilen mesaj net: Önce kuralları çiğne, sonra kaçınılmaz yasallaştırma sürecini ufak bir para cezasıyla bekle.
Planlama sistemimiz tam bir rezalet. Bu sistem kamu yararını değil, sınırları zorlayacak kaynak ve bağlantılara sahip olanları kayırıyor. Direniş çöküp gidene kadar bu böyle devam ediyor.
Seçim kampanyası ilerlerken bir tür teslimiyet havası hakim. Hem Labour hem de Nasyonalist Parti, konu inşaat reformuna geldiğinde gözle görülür biçimde çekingen kalıyor. Onbinlerce kişinin öfkesini dile getirme görevi yalnızca Momentum ve ADPD'ye kaldı.
Labour'un müteahhit lobisiyle yakınlığı zaten bir sır değil. Ancak Nasyonalist Parti de aşırı yapılaşmaya dair toplumdaki öfkeyi bilmesine rağmen, dizginsiz inşaata kesin bir dur diyeceğini ya da planlama yasalarında köklü bir reform yapacağını net biçimde taahhüt etmekten kaçınıyor.
Peki neden?
Belki iki parti de ciddi etkiye sahip müteahhitleri, geliştiricileri ve spekülatörleri karşısına almaktan korkuyor. Belki inşaattan para kazanan kendi seçmenlerini darıltabileceğini düşünüyorlar. Ya da belki politikacılar, aşırı yapılaşmayla yüzleşmenin sınırlar, denetim ve sürdürülebilirlik üzerine zor konuşmalar gerektirdiğini biliyor. Bu konuşmalar oy kaybettirebilir.
Geri kalanımız kimin umurunda? Malta'nın her geçen gün daha çirkin bir hale gelmesi kimin umurunda?
Çirkinleşme yalnızca estetik bir mesele değildir. Ruh sağlığını, turizmi, toplumsal kimliği ve yaşam kalitesini doğrudan etkiler. Köylerin ve kasabaların karakterini aşındırır. Mimari mirası, yalnızca kâr için inşa edilmiş ruhsuz beton bloklarla değiştirir.
Bu ülkenin en ikonik manzaralarının artık eski kartpostallarda gerçekteki halinden daha güzel görünmesi son derece trajiktir. Malta'yı yavaş yavaş yalnızca hafızalarda koruyoruz.
Tüm gelişimi durdurmayı önermiyoruz. Modern bir ülke yatırım, konut ve yenilenmeye ihtiyaç duyar. Ancak vizyondan, sınırdan ve komşulara saygıdan yoksun bir gelişim, eninde sonunda vandalizmden başka bir şey değildir.
Sliema-Gżira sahili bu zihniyetin bir başka kurbanı olmamalıdır. Manoel Adası da hemen yanı başında süren amansız ticari sömürünün gölgesinde kalan sembolik bir çevrecilik örneği haline gelmemelidir.