Malta'da Mülteci Haftası etkinlikleri, yasal çerçeveler ile yerinden edilmiş insanların acı gerçekleri arasındaki sürtüşmeyi bir kez daha gözler önüne serdi. Geçtiğimiz hafta, İşçi Partisi'nden üç Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi, kendi siyasi gruplarına meydan okuyarak AB'nin katı yeni geri gönderme düzenlemesi lehine oy kullandı. Oyunu savunan AP Üyesi Alex Agius Saliba, koruma statüsü kazanamayan düzensiz göçmenlerin zaman ve kaynak israf etmeden ülkelerine verimli bir şekilde geri gönderilmesini sağlayarak ülkesinin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Bu durum, Avrupa'nın merkez sol bir partisinin giderek daha sağcı politikalar benimsemesinin üzücü bir göstergesi.
Bu yaklaşım, insan hakları savunusunu yerel egemenliğe yönelik bir saldırı olarak gören ve sınır verimliliğini insani hoşgörüye tercih eden farklı bir siyasi anlatıyı ortaya koyuyor. Göç meselesinin asıl karmaşıklığı, devletin egemenlik hakları ile insani krizin kesiştiği noktada yatıyor. Siyasetçiler meseleye devlet kaynakları ve idari verimlilik penceresinden bakarken, bu politikaların merkezindeki göçmenler yerinden edilmeyi sürekli ve katlanarak artan bir acı süreci olarak yaşıyor. Mültecilerin travması, savaş, çatışma, insan hakları ihlalleri veya kıtlıktan kaçmanın zorluklarıyla başlıyor. Ardından Avrupa'ya ulaşma çabası sırasında yaşanan dehşet ve kaygı dolu süreç başlıyor. Pek çoğu ya gözaltına alınıyor ya da gittikleri ülkede mahsur kalıyor.
Koruma talepleri reddedilen, sahtekarlık nedeniyle yasal statüleri iptal edilen veya ülkede geçerli bir izni olmadan yaşayan göçmen ve sığınmacılar sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Ancak bu sınır dışı işlemlerinin uygulanması derin bir etik ikilem yaratıyor. Malta'da geri gönderme süreci, ciddi insan hakları riskleriyle iç içe geçmiş durumda. Göçmenler sınır dışı öncesi aşamada keyfi gözaltı, tehlikeli geri göndermeler ve yaygın sistemik zorluklarla karşı karşıya kalıyor.
Malta'nın demografik zorlukları da göz ardı edilemez. Nüfus yoğunluğu AB ortalamasının çok üzerinde olan küçük bir ada ülkesiyiz. Üstelik 250.000 kilometrekarelik devasa bir arama kurtarma bölgesine sahibiz. Bu durum, bize görünür bir baskı yaratan eşitsiz bir idari yükü omuzlatıyor.
Ancak bu tabloyu dengeleyen bir diğer gerçek, devletin koruma altına aldığı kişileri topluma entegre etmedeki yetersizlikleridir. Malta 2017 yılında bir entegrasyon politikası başlatmış olsa da, uluslararası korumadan yararlananlar hala ırkçı ayrımcılık, dil bariyerleri ve istihdama kısıtlı erişim gibi sistemsel engellerle karşılaşıyor. Bu durum, mültecileri genellikle düşük ücretli, tehlikeli işlerde veya kayıt dışı ve inşaat sektörlerinde çalışmaya itiyor.
Bu izolasyonu derinleştiren bir diğer faktör, ikincil koruma statüsündeki bireyler için aile birleşimine getirilen topyekûn yasak. Bu kısıtlayıcı politika, mültecilerin aile hayatı hakkını aktif olarak engelliyor ve gerçek bir sosyal uyumu baltalıyor.
Tüm bu sistemsel engellere rağmen, yerinden edilmiş bireyler kendi toplulukları içinde hayati bir can simidi buluyor. Kültürel ağlardan ve sivil toplum kuruluşlarından güç alıyorlar. Bu kuruluşlar, hukuki yardım, barınma desteği ve bireylerin endişelerini güvenle dile getirebilecekleri platformlar sunarak istikrarın temel taşlarını oluşturuyor. Bu destek ağı, doğrudan hükümet kurumlarıyla işbirliği yapan ve göçmenlerin öncülük ettiği taban girişimleri sayesinde aktif bir savunuculuğa da dönüşüyor.
Malta'daki Mülteci Haftası, bize bir devletin sınırlarını yönetme hakkı ile savunmasız insan hayatlarını koruma temel ödevi arasındaki dengeyi kurma ihtiyacını hatırlatmalı. Gerçek sosyal uyum, insanları verimli bir şekilde ortadan kaldırılması gereken idari yükler olarak gören politikalarla sağlanamaz; aynı şekilde bizimki gibi küçük ülkelerin sınırlarını görmezden gelerek de inşa edilemez. Ancak insan kaderinin tamamen yasal engellere bağlı hale geldiği an, insanlığımızı da kaybediyoruz demektir.