Xwejni at heykeline gelen tepkiler anlık, duygusal ve tamamen öngörülebilir oldu.
Bazıları eseri güçlü buluyor. Diğerleri doğaya bir saldırı olarak görüyor. Aktivistler bunu Gozo'nun son el değmemiş peyzajlarından birine yapılmış bir müdahale olarak nitelendiriyor. Destekçiler ise eserin gerekli, kışkırtıcı ve canlı olduğunu savunuyor.
Bunların hiçbiri yeni değil.
Yeni olan — ya da görmezden gelinmesi artık imkânsız hale gelen şey — Malta'nın toplumsal uzlaşının dışına düşen herhangi bir kültürel teklifle başa çıkma konusunda ne kadar donanımsız olduğu.
İlerleme istediğimizi iddia ediyoruz. Çağdaş kültürü, güvenli bir şekilde ihraç edildiğinde ya da galerilerin duvarları arasına sıkıştırıldığında kutluyoruz. Seyahat ediyoruz, fotoğraf çekiyoruz, cesur eserleri peyzajlarına yerleştirebilecek kadar özgüvenli şehirlere hayran kalıyoruz.
Sonra eve dönüyoruz ve aynı durumu burada gördüğümüz an reddediyoruz.
Bu çelişki yorucu.
Xwejni atı sorunun kendisi değil. Herhangi bir kamusal sanat eserinin yapması gerekeni yapıyor: gerilim yaratıyor, tanıdık bir peyzajı yeniden çerçeveliyor ve insanları bir tavır almaya zorluyor.
O rahatsızlık, eserin ta kendisi.
Sorun şu ki bu rahatsızlığı işleyecek kültürel ya da entelektüel bir çerçevemiz yok. Bu yüzden tartışma anında uç noktalara sürükleniyor. Ya kör bir savunmaya ya da kesin bir redde dönüşüyor. Orta yol yok, eleştirel söylem yok, daha doğru sorular sorma kapasitesi yok.
Bunun yerine refleks olarak korumacılığa sığınıyoruz.
Ama neyi korumaya çalışıyoruz, tam olarak?
El değmemiş bir peyzaj, dönüştürülmüş bir peyzajdan doğası gereği daha değerli değildir. Sadece farklıdır. Her müdahalenin bir ihlal olduğu fikri, peyzajın durağan, donmuş ve bir şekilde tamamlanmış olduğunu varsayar. Oysa hiçbir zaman öyle olmamıştır.
Malta'nın kendisi bunun kanıtıdır.
Bu adanın her katmanı bir müdahalenin sonucudur. Megalitik tapınaklardan barok şehirlere, İngiliz altyapısından bugüne — burada el değmemiş hiçbir şey yoktur. Bugün koruma altına aldığımız her yapı, yaratıldığı anda bir dayatmaydı.
Tek fark zamandır.
Bu yüzden asıl soru müdahale edip etmememiz değil, nasıl müdahale edeceğimizdir.
İşte tam burada konuşma rahatsız edici bir hal alıyor, çünkü daha derin bir sorunu gün yüzüne çıkarıyor.
Bu müdahaleleri üreten süreçlere güvenmiyoruz.
Xwejni atı gibi bir eser ortaya çıktığında tepki yalnızca estetik ya da peyzajla ilgili olmuyor. Mesele şüphe. Bunu kim onayladı? Neden buraya? Amaç ne? Bu da düşünmeden adaya dayatılmış bir başka özensiz hamle mi?
Bunlar meşru sorular.
Ancak bu sorular düzgün bir şekilde sorulmuyor. İncelenmek yerine bağırılıyor.
Çünkü Malta, artık faaliyet gösterdiği ölçekte mimari ve sanatsal bir hesap verebilirlik kültürü inşa edemedi.
Sürekli inşa ediyoruz. Agresif bir şekilde geliştiriyoruz. Ama aynı yoğunlukla mükemmellik talep etmiyoruz. Adanın gündelik dokusundaki sıradanlığı kabul ediyoruz, ancak bir şey bunun ötesine geçmeye çalıştığı anda aşırı eleştirel oluyoruz.
Bu tuhaf bir tersine dönüş.
Sıradanı tolere ediyoruz. İstisnai olana direniriz.
Eğer at heykeline itiraz, eserin kötü bir çalışma olduğu yönündeyse bunu açıkça söyleyin ve düzgün argüman sunun. Fikrini, formunu, oranını, peyzajla ilişkisini, malzemesini ve varlığını eleştirin.
Ama itiraz sadece orada hiçbir şeyin olmaması gerektiğiyse, artık sanatı tartışmıyoruz demektir. Durağanlığı savunuyoruz.
Durağanlık ise koruma değildir. Geriliktir.
Adanın daha az müdahaleye değil, daha iyi müdahaleye ihtiyacı var.
Önerileri davet eden, bunları sınayan, incelemeye açan ve ilgilendiğimiz alanların önemine uygun düzeyde kültürel ve mekânsal zekâ talep eden bir sisteme ihtiyaç var.
Uluslararası yarışmalar. Önerilerin kamuya açık sergilenmesi. Şeffaf karar alma süreçleri.
Gerçek bir söylem.
Xwejni atı gelip geçecek. Ya kabul edilecek, ya kaldırılacak, ya da kendisinden önceki her şey gibi peyzaja sessizce karışacak.
Ama bu anı yaratan koşullar yerinde kalacak.
Ve bu koşullar ele alınmadıkça, bu döngüyü tekrar etmeye devam edeceğiz.
Öfke, bölünme, yorgunluk, sessizlik.
Tekrar ve tekrar.
Buradaki gerçek fırsat, atın var olup olmaması gerektiğine karar vermek değil.
Nasıl bir kültür olmak istediğimize karar vermektir.
Sadece tepki veren bir kültür mü?
Yoksa kamusal alanda anlamlı işler üretebilen, sınayabilen ve sürdürebilen bir kültür mü?
Çünkü bu iki konum arasındaki fark yapısal bir farktır.
Ve bu değişmediği sürece, bu adaya yerleştirilen her yeni nesne — ne kadar iyi olursa olsun — bir sorun gibi hissedilmeye devam edecek.