Icerige atla
Politika ⭐ 88/100

Başyazı: İki liderin de dışlamada anlaştığı an

Times of Malta başyazısı, bu hafta gerçekleşen Robert Abela ile Alex Borg arasındaki üniversite tartışmasını hem gürültülü hem de zaman zaman endişe verici bir olay olarak değerlendiriyor. Endişe verici an, iki siyasi liderin nadiren aynı görüşte buluştuğu bir konuda ortaya çıktı.

Liderlere Malta'nın ikinci bir cami inşasını desteklemesi gerekip gerekmediği sorulduğunda, her ikisi de kesin bir dille 'hayır' yanıtını verdi.

Abela, 'Yeni bir camiye ihtiyaç görmüyorum' dedi.

Borg ise çok daha açık konuştu: 'Kesinlikle hayır, biz Katolik bir ülkeyiz... Cami için yer yok.'

Bu sözler, salondaki birçok kişi tarafından alkışlarla karşılandı. Bu durum, çağdaş siyasette Müslüman karşıtı söylemin ne kadar derinden normalleştiğinin bir göstergesi oldu.

Bu nadir siyasi uzlaşmanın, binaların yasadışı şekilde dikilip sonradan yasallaştırıldığı bir ülkede yaşandığını bir an için unutalım. İşçi Partisi'nin bir genel seçim adayının pratik eden bir Müslüman olduğu için inanılmaz bir tepkiyle karşılaştığını da unutalım. Malta'daki Müslüman nüfusun arttığı gerçeğini de bir kenara bırakalım.

Asıl mesele şudur: Popülist korkularla karşı karşıya kalındığında anayasal haklar ve demokratik ilkeler hâlâ önem taşıyor mu?

Malta anayasası ibadet özgürlüğünü korur ve bu özgürlük, çoğunluğun bir dinin görünürlüğünü onaylayıp onaylamamasına bağlı değildir.

İşte tam da bu yüzden, açıkça siyasi popülizmle şekillenmiş olan Abela ve Borg'un yanıtları son derece kaygı verici.

Sorumlu bir yanıt, ibadet yerlerinin önyargıya veya siyasi çıkara göre değil, uygun planlama prosedürleri ve yasalara göre değerlendirilmesi gerektiği yönünde olmalıydı.

Okullarda Kuran'a ilişkin uydurma tartışma da aynı derecede saçmaydı.

Malta sınıflarına Kuran'ın kalıcı olarak yerleştirilmesine dair ciddi bir öneri bulunmuyor. Müslümanların bunu talep eden görünür bir kampanyası da yok.

Yine de o yanıltıcı soruyu dinleyen herkes, sanki böyle bir dayatma varmış izlenimine kapıldı. Bu bizi bir sonraki noktaya getiriyor: Öğrencilerin yapılandırılmış bir eğitim ortamında farklı dinleri öğrenmesinde tehdit edici olan ne?

Kendine güvenen bir kültür bilgi karşısında paniğe kapılmaz. Ancak biz Malta'nın en önemli eğitim kurumunda bilginin karşısında duruyorduk.

Tartışmayı daha da çarpıcı kılan şey, Hristiyanlığın bizzat siyasi araç olarak kullanılış biçimiydi.

Borg, muhalefetini Malta'nın Hristiyan kimliğine ve Nasyonalist Parti'nin Hristiyan Demokrat köklerine atıfta bulunarak gerekçelendirdi. Oysa Hristiyan Demokrasinin aslında evrensel insan onuru ve dayanışma üzerine kurulu olduğu düşünüldüğünde bu son derece ironik.

Ne yazık ki bu manzarayı daha önce de gördük.

Paola Camii'nin inşasına olanak tanıyan Dom Mintoff hükümeti olmuştu. Mintoff hükümeti, Malta'nın Arap dünyasıyla tarihsel bağlarını ve adada yaşayan artan Müslüman nüfusu göz önünde bulundurmuştu.

O dönemde de itirazlar vardı. Ancak bugünkü söylem, özellikle zehirli sosyal medya dünyasının etkisiyle çok daha sert ve açıkça dışlayıcı bir hal aldı.

Ve dışlamanın sonuçları olur.

Müslümanlara düzgün bir şekilde düzenlenmiş ibadet yerleri verilmezse, dini pratik ortadan kalkmaz. Topluluklar, derme çatma dua odalarında, garajlarda ve gizli mekânlarda toplanmaya başlar. Dini gerçekten yeraltına itmek istiyor muyuz?

Belki de bu seçim kampanyasında ortaya çıkan en rahatsız edici gerçek, 2026 Malta'sının kalbindeki çelişkidir.

Aramızda çalışan, otobüslerimizi kullanan, yaşlılarımıza bakan, otellerimizi temizleyen, yemeğimizi servis eden, evlerimizi inşa eden göçmenlere (Müslümanlar dahil) dayalı bir ekonomik model kurduk. Ancak onların görünmez kalmasını istiyoruz. Bu dışlama özellikle Müslümanlara karşı daha da belirgin.

Abela ve Borg'un geçen Pazartesi öğrencilere açıkça söylediği şey şudur: Malta'da dışlama üzerine kurulu koşullu bir hoşgörü vardır. Bu sözler toplumumuza zarar verecektir.

Paylaş: