Icerige atla
Politika ⭐ 80/100

Kimseyi Değil, Yalnızca Kurumu Koruyan Sessizlik

Kimseyi Değil, Yalnızca Kurumu Koruyan Sessizlik

"Yorum yok" ifadesi, şok ya da utançtan kaynaklanan bir sessizlik değil, hesaplanmış bir tercihtir. Bu ifade, kamuoyunun bir yargıya varması için gereken bilgiyi kasten gizler. Böylece kurum kontrolü elinde tutar ve kazanamayacağı bir sohbete katılmayı reddeder.

Sosyolog Erving Goffman'ın geliştirdiği "izlenim yönetimi" kavramı tam da bunu anlatır: kamusal imajı korumak için bilginin kontrol altına alınması. İmaj tehdit altına girdiğinde içgüdüsel tepki asla şeffaflık olmaz; tepki her zaman olayı sınırlamaktır. Hiçbir şey söyleme. Fırtınanın geçmesini bekle. Zamanın işini yapmasına izin ver.

Bu Nadur tecavüz davasının gösterdiği gibi, zaman güçlü bir suç ortağıdır. Dava yaklaşık yirmi yıl sürüklendi ve sonunda dönemin yasal boşluklarına dayanılarak beraatla sonuçlandı. O zamana kadar deliller zayıflamış, tanıklar dağılmış ve kamuoyunun ilgisi başka yöne kaymıştı.

Kurumların on sekiz yıl boyunca sürdürdüğü sessizlik pasif değildi; aktif bir koruma kalkanıydı.

Ancak bu sessizliğin sosyolojiden daha eski bir adı var: omertà.

Omertà denince genellikle mafya dünyasını, Sicilya'yı, suç filmlerini ve kuralları bilen karanlık odalardaki adamları düşünürüz. Ama omertà hiçbir zaman yalnızca suç dünyasına ait bir olgu olmadı. Omertà toplumsal bir olgudur ve takım elbiselerin ya da cüppelerin içinde de son derece rahat bir şekilde yaşar.

Mafyayı derinlemesine inceleyen antropolog Anton Blok, omertà'nın öncelikli olarak suçla ilgili olmadığını savundu. Blok'a göre omertà, dış otoriteye güvenmeyen bir topluluk içinde sadakatin düzenlenmesidir. İnsan kötü olduğu için değil, bir yere ait olduğu için sessiz kalır. Çünkü grup her şeyden önce gelir. Çünkü dışarıdakiler — devlet, mahkemeler, basın — topluluğun en savunmasız üyelerini koruyan güçler olarak değil, topluluğa yönelik tehditler olarak algılanır.

Tanıdık geldi mi?

Nadur davasında, reşit olmayan tecavüz mağdurunun ailesi polise şikayette bulunduktan bir gün sonra ziyaret edildi. Yabancılar tarafından değil, tanıdıkları kişiler tarafından: bir rahip ve sanıkların kardeşleri. Mesaj tehditlerle değil, parayla, samimiyetle ve küçük bir topluluğun sosyal diliyle iletildi: hepimiz buralıyız, bunu kendi aramızda halledelim.

Bu, omertà'nın en saf halidir. Güçle zorlama değil, aidiyet duygusuyla zorlama.

Rahibin rolü özellikle dikkat çekicidir.

2007 yılında küçük bir Gozo köyünde rahip, yalnızca dini bir figür değildi. Toplumun sosyal ağının merkezinde yer alan bir otorite figürüydü; ailelerin güvendiği, doğumlarda, ölümlerde ve düğünlerde hazır bulunan, gündelik yaşamın dokusuna işlemiş bir kişiydi.

Böyle bir figür, tecavüz şikayetinde bulunduktan bir gün sonra korkmuş ve yıkılmış bir aileye yaklaştığında tehdit savurmasına gerek yoktur. Varlığı bile topluluğun beklentilerinin ağırlığını taşır.

Örtülü mesaj açıktır: burada işler böyle yürümez. İnsanların ne diyeceğini düşün. Kızın geleceğini düşün. Parayı al ve unut gitsin.

Bu, yumuşak güçtür — zorla değil, normlar, ilişkiler ve sosyal dışlanma korkusuyla işleyen bir etki biçimi. Parmak izi bırakmaz. Ve işe yarar.

Aile baskı altında imzaladı.

"Kilise konuşmadığında bir sinyal gönderir: burada işler böyle yürütülür." — Helena Dalli

Anne daha sonra "kızımın bedenini sattığımı hissettim" dedi. Bu cümle yalnızca yürek burkucu değil, aynı zamanda omertà'nın nasıl işlediğinin birebir tarifidir: mağdurun ailesini örtbas operasyonuna ortak eder, sonra bu yükü tek başlarına taşımaya bırakır.

Yıllar sonra aile yeniden imza attı, bu kez 120.000 Euro karşılığında. Sosyolog Pierre Bourdieu bunu anında tanırdı: paranın sessizliği satın almak ve mevcut güç yapılarını yeniden üretmek için kullanılması.

Bu 120.000 Euro bir tazminat değildi. Belirli bir toplumsal düzenin satın alınmasıydı: gerçeğin özel kalacağı, sanıkların serbest kalacağı ve kurumun dokunulmaz kalacağı bir düzen.

Dini kurumları bu konuda özellikle aşındırıcı kılan şey, ek bir meşruiyet katmanıyla faaliyet göstermeleridir: kutsal otorite.

Laik bir kuruluş sessiz kaldığında yozlaşmış görünme riskiyle karşı karşıyadır. Ancak dini bir kurum sessiz kaldığında bir tür dokunulmazlık öne sürebilir; iç işlerinin sıradan kamusal denetimin ötesinde, daha yüksek bir düzen tarafından yönetildiği ima edilir.

Gozo Curia'sının sessizliği, yüzyıllar boyunca biriken güven, saygı ve toplumsal bağlardan beslenmekte ve bu birikimi gizlemenin hizmetine sunmaktadır.

Kilise konuşmadığında her topluluğa, her aileye ve her potansiyel mağdura bir sinyal gönderir: burada işler böyle yürütülür.

Paylaş: