Maltaca çocukların dijital, yaratıcı ve hayal dünyasına girmezse tercih edilmeyecek; tercih edilmezse de hayatta kalamayacak. Malta Üniversitesi akademisyeni Jacqueline Zammit, Maltaca'nın geleceğine ilişkin bu uyarıyı kaleme aldı.
Çin filozofu Laozi'nin "Dünyada sudan yumuşak hiçbir şey yoktur. Ancak sert olanı aşmada hiçbir şey onun yerini tutamaz" sözüyle başlayan Zammit, dilin de aynı şekilde uyum sağlayarak hayatta kalabileceğini vurguladı.
Zammit'e göre bize direnci, savunmayı, hatta dayatmayı hayranlıkla karşılamamız öğretiliyor. Gücün sert olması gerektiğini varsayıyoruz. Ancak su farklı bir hikâye anlatıyor. Su taşla savaşmıyor, onun etrafından dolanıyor. Boyun eğiyor ama teslim olmuyor. Bu sessiz ısrarla en sert taşı bile yeniden şekillendiriyor.
Değişime direnen değil, ona uyum sağlayan kalıcı oluyor.
Maltaca şimdi aynı seçimin önünde duruyor. Maltaca bir anıt değil. Dondurulup korunacak ve uzaktan hayranlıkla seyredilecek bir şey değil. Maltaca yaşayan bir kültürel akıntı. Yaşayacaksa hareket etmek zorunda. Değiştirmeden korumak onu korumuyor, boğuyor.
Burada söz konusu olan Maltaca'yı zayıflatmak ya da standartları düşürmek değil. Amaç, dilin yalnızca muhafaza edilen değil, yaşanan bir dil olarak kalmasını sağlamak.
Kendimizi Maltaca'nın güvende olduğuna inandırıyoruz. İnsanlar hâlâ konuşuyor. İki dilliyiz. Maltaca toplumun genelinde yaygın olarak konuşulmaya devam ediyor. Ancak bu güvence yanıltıcı. Yanlış yöne bakıyoruz; çevremizdeki seslerden teselli bulurken geleceğin nerede şekillendiğini görmezden geliyoruz.
Bir dilin geleceğini, onu zaten konuşanlar değil, henüz o dile doğru büyüyenler belirliyor. Bugünün çocukları ise Maltaca'nın neredeyse hiç var olmadığı bir dünyada büyüyor. Bunu zaten biliyoruz. Maltaca, günlük deneyimi şekillendiren dijital ortamlardan büyük ölçüde yok. Oyunlardan akıllı teknolojilere kadar genç nesillerin vakit geçirdiği araçlarda, platformlarda ve sistemlerde Maltaca bulunmuyor. Henüz kabul etmediğimiz şey ise bu yokluğun bize neye mal olacağı.
Çocuklar için hayat ekranlar, oyunlar, yayın platformları, TikTok gibi sosyal medya ve sürükleyici dijital dünyalar aracılığıyla akıyor. Bunlar dikkat dağıtıcı unsurlar değil. Kimliğin oluştuğu, mizahın yaşadığı, yaratıcılığın gerçekleştiği ve aidiyetin müzakere edildiği yerler bunlar. Bu alanlarda Maltaca neredeyse görünmez durumda. Bu küçük bir sorun değil. Maltaca'nın yalnızca kalitesini, statüsünü ya da prestijini değil, gelecekteki varlığını doğrudan etkiliyor. Diller reddedildikleri için yok olmuyor. Artık ihtiyaç duyulmadığında yok oluyor. Kayıp böyle başlıyor; dirençle değil, yoklukla.
Her nesil bu hikâyenin bir bölümünü anlatıyor. Pek çok kişi için Maltaca hayatın ta kendisiydi; çok dilli bir geçmişle şekillenen ve filmler ile televizyon aracılığıyla İtalyanca ile zenginleşen bir dil. Sonraki nesiller Maltaca ile İngilizce arasında rahatça gidip geldi. Ancak denge artık değişti ve anlamın yaratıldığı alanlarda İngilizce hâkim. Çocuklar dijital bir dünyanın içine doğuyor. Dili artık aynı şekilde miras almıyorlar; onunla karşılaşıyorlar. Karşılaşılmayan tercih edilmiyor. Tercih edilmeyen hayatta kalmıyor.
Bu yüzden soru artık Maltaca'nın evde, mutfakta ya da sofrada konuşulup konuşulmadığı değil. Bu alanlar hâlâ önemli ve her zaman önemli olacak. Ancak artık yeterli değil. Bugünün çocukları için dil, evin içinde olduğu kadar evin dışında da şekilleniyor; büyük ölçüde dijital ve sanal ortamlarda. Maltaca çocukların yaşadığı dünyalarda yoksa dirençle karşılaşmayacak. Sadece ihtiyaç duyulmayacak.
Burada İngilizceyle rekabet etmek söz konusu değil. Bu savaş çoktan sonuçlandı. İngilizce, giderek küresel ve çoğunlukla Amerikan dijital kültürüyle şekillenen bir okyanus. Asıl soru, Maltaca'nın bu okyanusun içinde yaşayan bir akıntı mı yoksa görünen ama artık kimsenin yaşamadığı uzak bir kıyı şeridi mi olacağı.
Bugünkü zorluk koruma değil, dönüşüm.
Dünyanın her yerindeki kültürler ve diller gibi Maltaca da yerinde duramaz. Dil, kültürün aynasıdır ve bugün kültürler hızla değişiyor; Malta kültürü de istisna değil. Kültür hareket edip dil yerinde kalırsa ayna çatlar. Maltaca hayatta kalacaksa çocuklar için karşı konulmaz hale gelmeli. Yalnızca öğretilen değil, arzulanan bir dil olmalı. Dayatılan değil; keşfedilen, araştırılan ve sahiplenilen bir dil. Çocukların yaşadığı dünyalarda doğal, ilgili ve canlı hissettirmeli.
Çocuklar bir dili görev bilinciyle seçmiyor. Oynadıkları, güldükleri, yarattıkları, kendilerini ifade ettikleri ve hayal kurdukları için seçiyorlar. Şu anda Maltaca bu deneyimlerde yok. Sınıflara ve resmi bağlamlara hapsedilen Maltaca, saygı duyulan ama ilgisiz bir dil olma riski taşıyor. İlgisiz hale gelen bir dil kalıcı olamaz.
Bazıları bu kaygının abartılı olduğunu söyleyecektir. Maltaca ölmüyor diyecekler. Bu doğru. Ancak diller bir gecede yok olmuyor. Her şey istikrarlı görünürken sessizce kayboluyor. Asıl soru bugün kaç kişinin Maltaca konuştuğu değil, yarın çocukların onu hâlâ ilgili bulup bulmayacağı. Şimdiden önemli sayıda çocuk İngilizceyi ana dil olarak benimseyerek büyüyor.
Başkaları Malta'nın çok küçük olduğunu, kaynakların sınırlı olduğunu ve düşen doğum oranlarıyla birlikte asıl sorunun Maltaca'yı nasıl koruyacağımız değil, ona hâlâ ihtiyacımız olup olmadığı olduğunu savunacaktır. Ancak bu tam olarak yanlış soru. Hayatta kalma hiçbir zaman büyüklüğe bağlı olmadı. Niyete bağlı. Daha az çocuk doğuyorsa dil daha az önemli hale gelmiyor; daha da önemli hale geliyor. Kaybedilen her alan daha az değil, daha fazla ağırlık taşıyor.
Böyle bir bağlamda Maltaca'nın hayatın temel alanlarından çekilmesine izin vermek tarafsızlık değil, terk etmektir. Bir dil yalnızca sayılarla ya da küresel pazardaki kullanışlılığıyla meşrulaştırılmaz. Dil, bir kültürün düşündüğü, hayal ettiği ve hatırladığı ortamdır.